Ülkemizde, her yıl Eylül ayının son ve Ekim ayının ilk yarılarında, üniversiteler bir bir yeni akademik yılına başlarlardı. Her akademik yılın açılışında, her üniversitede ayrı törenler yapılırdı. Genelde bir bakan da bu törenlere katılıp, bir konuşma yapardı. Törende üniversitenin Akademisyenleri, kendi mesleklerine özgü akademik giysileri ile katılırdı. Yeni üniversiteye başlayan öğrenciler, aileleri ve daha birçokları ile bu törenler bir düğün şenliğine dönüşürdü. Törenlerden sonraları da rektörler tarafından konuklara kokteyl verilirdi. Eh artık güzel ülkemde bu seremonilerde tek el tarafından, kendi sarayında, daha çok kendi atadığı rektörlerini fırçalamak için yapılmaya başlandı. Böylece de Üniversitelerimiz bulunduğu kentler ve bölgelerdeki akademik açılış şenliklerini bir bir unutacaklar.
Karanlık bir dönemin yasası olan 2547 sayılı yasa ile kurulan YÖK, kuruluşundan bu güne hep üniversiteleri bir “diploma fabrikası” olarak gördü. Bu siyasi otoritenin de hoşuna gitti bu karanlık kanun. Türkiye üniversitelerinin küresel bilgiye katkılarının olması bir yana, ülkemizin sorunlarına, ekonominin çarelerine, toplumun analizine dair çözüm artık üniversitelerimizce üretilmiyor. YÖK hiçbir zaman üniversitelere hayatın “üretim” tarafında olmasına öncülük edememiştir. Niteliksiz işsiz gibi YÖK’cü zihniyet “bende her fakülte var” mantığıyla üniversitelere “vasilik tuzağı “ kurmuştur. Bence Türkiye’nin 2023 hedefindeki en büyük engeli YÖK ve bu YÖK’cü zihniyettir.
 2019-2020 akademik yılına başlarken; Yükseköğretim kurumlarında okuyan 7,5 milyona yakın öğrenci, 112 Devlet ve 69 Vakıf Üniversitesi olmak üzere 181 Üniversite, 70 bin 235’i kadın, 87 bin 863’ü erkek olmak üzere 158 bin 98 öğretim elemanı bulunuyor.    Ülkemiz üniversiteleri, yükseköğretimde çağı yakalayan ve hızlı biçimde gelişmiş olan ülkelerin üniversiteleri ile karşılaştırıldığında, idari yönden özerk olmayan, mali yönden özerk olmayan, bilimsel yönden özerk olmayan bir tablo ortaya çıkıyor.  
Son yıllarda bilginin ve yetişmiş insan gücünün önemi arttığından, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkesinde, yükseköğretimde reform çalışmaları yoğunlaştı. Özellikle dünyada ilk on veya ilk yüz, hatta ilk beş yüz üniversitenin içinde yer alma çabası üniversiteleri bir yarışa soktu. 
Türkiye Üniversitelerinin en son, Londra yayınlanan THE (Times Higher Education) dergisinin yaptığı Dünya Üniversiteleri Sıralamasında yerini görmek oldukça iç açıcı değil. İki Vakıf Üniversitemiz 401-500 sıra bandında, iki vakıf üniversitemiz ve bir devlet üniversitemiz 501-600 sıra bandında, üç devlet üniversitemiz ise 601-800 sıra bandındadır. 
Bu sıralamada esas alınan konuların başında; üniversiteye endüstriden gelen araştırma geliri, uluslar arası öğretim üyesi/ yerli öğretim üyesi oranı, uluslar arası öğrenci sayısı/yerli öğrenci sayısı oranı, akademik üye başına doktora verimliliği,  akademik üye başına düşen öğrenci sayısı, akademik üye başına üniversite bütçesine parasal katkı miktarı, araştırma geliri, araştırma ve öğretim üyesi başına makale sayısı, öğretim üyelerinin atıf etkisi 
Burada üzerinde durulması gereken, sürdürülebilir bilgi üretimi, ancak özgür ortamda ve özgür düşünceyle oluşur.  Üniversitelerde ideolijik saplantıların arındırılması önemlidir. Çünkü ideolojik saplantı, özgürlüğün önüne geçer. Gelişen üniversitede, üniversitenin özerk ve bilim adamının özgür olması gerekir.  Türkiye’de Yükseköğretimin sorunları saymakla bitmez. O halde Yükseköğretimde acili yet ve öncelik arz eden konular bir bütün olarak ele alınmalıdır. Artık karanlık bir dönemin ürünü olan 2547 sayılı Yüksek Öğretim(YÖK) yasasının yerine, çağdaş, AB ve Bologna kriterlerine uygun, dünyada ilk beş yüz üniversiteye girmede olanaklarının yaratıldığı, yeni bir yasal düzenlemenin yapılması gerekir. 
2019-2020 akademik yılına başlarken, üniversitelerimizde merkeziyetçilik ve rektörün her şeye yön vermesi, ona başlı başına bir YÖK sultanlığı yaratmıştır. Evet, her biri bir YÖK sultanı gibi davranan rektörlerin, artık bilim üretmenine hizmet etmeleri gerekmez mi? Üniversite akademisyenlerinin bilimsel yayın üretiminin son yıllarda tamamen sayintifiks indekse bağlanması ve bu yayınlara göre akademisyenlerin ödüllendirilmesi yine rektör tarafından yapılması yerine, biraz da üniversitenin ürünü olan mezunlarının çalışabilecekleri sanayi ve diğer hizmet kuruluşlarının da işin içine sokulması neden düşünülmez? Neden bu gün artık parayı bastıranın yayın yapabildiği, sayıntifiks indeks yayın yerine, santez projeleri ödüllendirilmez? Keza patent, berat gibi çalışmalar neden özendirilmez ve ödüllendirilmez? Artık rektörler kendilerine emanet edilen entelektüel sermayeyi, ülke zamanını ve hizmet kaynağını; devasa binalar yaptırmaya, fakülte sayısını artırmaya, sanayicinin beklentilerine yanıt olamayan laboratuar ve teknokentler kurmaya değil de, ülkemiz sorunlarına deva üretme başarısına taşımalıdır.  Eğer çağdaş anlamda üniversitelerimizin gelişmesini istiyorsak, bölüm sisteminin sağlıklı yapılandırılması ve sahip çıkılması gerekir. Her bölüm ya da anabilim dalının mutlaka ideal kadrosunun yapılandırılması, Dekanlığın ve hatta Bölümün 2547 sayılı karanlık dönemin yasasından önceki 1750 sayılı Üniversiteler Yasasında olduğu gibi tüzel kişiliğine kavuşturulması gerekir. Bölümü özerk yapılanmayan, tepeden istenilen kişiye, bölüme sorulmadan kadro dağıtan rektörlerin, yarın görevi bittikten sonra, aynı üniversitede yaşaması zor olacağını, sayın rektörlere bir kere daha hatırlatmak isterim. Bu görev dört yıllıktır. Hadi bir daha olsun, sonunda sekiz yıl, sonra bu görev bitecektir. Önemli olan akademisyenliktir. Önemli olan iz bırakmaktır. Ülkemizin geleceğine yön veren kuruluşların başında gelen üniversitelerimizin, bir an önce eğitim –öğretimde büyüme, kalite, uluslararasılaşma, çağı yakalama, ulusal ve uluslar arası ekonomiye katkı sağlayabilen düzeye gelme çabalarını engelleyen merkeziyetçi unsurlardan arındırılmasıdır. Üniversitelerimizin yeni bir oluşuma kavuşturulması ve reform süreciyle ilgili kıymetli bir zaman diliminin yine heba edilmemesi gerekir.  Son yedi yılda birden bire her üniversiteye bir İlahiyat Fakültesi kurularak, İlahiyat Fakültesi sayısını yüzün üzerine çıkarmakla Osmanlı dönemindeki Medreseler özlemiyle üniversitelerimiz çağı yakalayamaz. Eğer medreselerle Osmanlı Devleti altı asırdan fazla bir zamanda çağı yakalasaydı, sonu Serv Antlaşması ile bitmezdi.
Tüm Üniversitelerimize, 2019-2020 Akademik yılı hayırlı, uğurlu ve başarılı olması dileğimle. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.