Telgrafın kullanılışı
13 Ağustos 1855’te Edirne ile İstanbul arasında tesis edilen ilk telgraf hattı hizmete açılmış ve telgrafhane Edirnelilere gezdirilmiştir. İstanbul’a çekilen 87 kelimelik telgrafnamenin 11 dakika sonra cevabının gelmesi orada bekleyenleri hayrete düşürmüş.
İlk dönemde telgrafların Fransızca olarak yazılması zorunluluğu varmış. Bu konuda telgraf memurları önceden kursa tabi tutuluyormuş. Fransızca bilmeyen halktan kişiler derdini telgraf memuruna anlatır, o da kısaca konuyu yazıya dökermiş.
Söz telgraf yazımından açılmışken bir fıkrayla kapatmanın tatlılık yaratacağına inanıyorum… Taka’sıyla İstanbul’a mal getiren bir Karadenizli telgrafhaneye gitmiş. Rize’ye gönderilecek telgrafa “Ha uşağum, pen yarun celeyrum. Celdim celdim, celmedim peklemeyun penu…” şeklinde yazdırmış.
Denize indirilen kalyon
Abdülmecid döneminde Fethiye isimli kalyonun denize indirilmesi münasebetiyle devlet ricali ve ilmiye erkânı tersanede toplanmışlar. Padişahın beklenmekte olduğu bir sırada Fethiye kalyonu kendi kendine yerinden hareketle denize inivermiş.
Birkaç kişi ölünce orada bulunanlardan bazıları “gemiye kurban oldular” demiş. (Sebep: Kalyonların en üst katının havuzda yapılmayıp denize indirildikten sonra inşa edilmesi gerekirmiş.)
24 Aralık 2013 tarihinde İzmir Alaybey tersanesinde Dz. K.K.lığına ait bir römorkör de denize indirilirken batmış ve can kaybımız olmuştu.
Sürgün yerleri
1818 yılında ilk buharlı gemiyle Atlantik geçilmiş; ancak Boğaz’ın Rumeli yakasında Yeniköy, Anadolu yakasında ise Kanlıca’dan sonrası İstanbul halkının meçhulü imiş. Hatta Beykoz ve Kadıköy bile uzak yerlerden sayılır ve buraya sürgüne gönderilen devlet adamları için “sürgüne gönderildi” denirmiş.[i]
Aslında değişen bir şey yok. Günümüzde Cumhuriyet kanunları olmasına rağmen hâlâ Doğu Anadolu’ya tayin edilenlere “sürgün edildi” veya “sürgüne gönderildi” gibi yakıştırmalar yapılmaktadır.
Tahmishaneler
Kahvenin öğütüldüğü, kavrulduğu ve satıldığı yere “tahmishane” deniliyormuş. İstanbul-Eminönü’ndeki Tahmis Sokağı, kahvenin İstanbul’a gelişiyle birlikte önem kazanan bir sokak olmuş. Birkaç tahmishane bu sokakta top anmış. Sonraki dönemlerde çıkarılan yasalarla tahmishaneler tek elden yönetilmiş. [1]
İstanbul dışında Edirne ve Bursa gibi payitahtlarda bulunan tahmishanelerde de sıkıntı ve usulsüzlükler oluyormuş. Edirne tahmishanesinde çok sayıda kahve kavurucusu olduğu için disiplinsizlikler ortaya çıkıyormuş. Üç kişiden ziyade (çok, fazla) olmaması için emir verilmiş.[ii] Mukataaları (gelirleri) bir kişinin uhdesinde olan Tosya’da Şemhane ve Kâfirtepesi Yaylağı’nda dövülerek yapılan kahvenin satışı da yasaklanmış.[iii] Zile’de tahmishaneden başka mahallerde kahve dövülmesine meydan verilmemesi hususunda Sivas valisine ferman yazılmış.[iv]
Amerika’dan alınan kahvenin zararsız satılabilmesini temin için Bursa, Bilecik ve civar mahallerdeki tahmishanelerde işlerin Darphane eliyle yürütülmesi[v] için verilen emirler, konuya verilen önemi göstermektedir.
İştib’de (Makedonya doğusunda) Fransa tebasından Selânikli Baskiko’nun hodbehod (kendi kendine) tahmishane küşad ederek (açarak) toz kahve satması mugayir-i nizam (nizama aykırı) görülmüş. Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı)’nin muamele-i icabının (gereken işlemi) icrası (yapması) istenmiş.[vi] Tekfurdağı tahmishanesi mülteziminin istidası (yazılı müracaatı) üzerine İngiltere tebasından Panavi adlı tacirin Tekfurdağı (Tekirdağ)’nda kahve satması engellenmiş.[vii]
Sonunda tahmishaneler de kendilerine vefasız davranan insanlardan ve oynanan çirkin oyunlardan bıkmış. Önce uzak diyarlardaki Maden-i Hümayun Sancağı (Keban)’ndan başlanarak Ergani, Maden, Çermik ve diğer kazalardaki ihtisap, kantar, tahmishane, boyahane ve madrab (dövülecek yer) rüsumu (vergi) ihaleye çıkarılmış.[viii] Matbaa-i Amire’de ve tahmishanelerde atıl vaziyetteki kazanlar toplatılarak Bokser fişeklerinin imalâtı için Tophane-i Amire’ye verilmesi buyrulmuş.[ix]
Günümüzde bir tahmishane yok belki ama markaların revaçta olduğu kahve satışı var. Kahvemizi yudumlarken gözümüzün önünden geçen şeritte tahmishane faaliyetlerini canlandıralım. Çalışanların kıyafetlerini, kahvenin kokusunu, hamalların sırtlarında taşıdığı çuvalları, hamalbaşının azarlamalarını, kahveye sahte malzeme katmak üzere çevrede gizlice üslenen mısırcı ve nohutçuları hayal edelim.
Bıyıkları sararmış, üstü başı kül içinde kalmış ocakçının parlayan ateş karşısındaki sakin tavrını ve tütün tüttürmesini gözlerimizin önüne getirmeye çalışalım. Höpürdeterek içeceğimiz bir fincan kahveyle kırk yıllık dostluğumuzu pekiştirelim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.