Giovanni Papini’ nin Gog adlı kitabındaki en çarpıcı hikaye, Yeni Zelanda’nın kuzeyinde Pasifik’te yer alan, birkaç yüz Malenezyalı Papunun yaşadığı mistik bir adada geçiyor. 
“Bu adanın tuhaflığı, dedi, manzarasında değil. Hemen hemen öteki Pasifik adaları gibi. Halkında değil. Onlar da ırklarının adetlerini, geleneklerini değiştirmemişler. Garip olan şey şu: Kabile reisleri, adanın belli sayıda insan besleyeceğini yıllardan beri kabul etmişler. Tam sayı yedi yüz yetmiş. Adanın büyük kısmı dağlık. Denizde de balık bol değil. Dışarıdan da beklenecek bir şey yok. Onlardan sonra kimse bu adaya uğramamış, ilk gelenlerin çocukları ile torunları ise büyük gemi yapma sanatını unutmuşlar. Bunun sonucu, kabile reisleri, pek eski zamandan beri, çok garip bir kanun çıkartmışlar: Her doğum, bir ölüme sebep olacaktır, ta ki ada halkının sayısı hiçbir vakit yedi yüz yetmişi aşmasın. Öyle sanıyorum ki, böyle bir kanunun dünyada eşi yoktur. Büyücü ve savaşçılardan seçilmiş kurul onu şiddetle uygulatıyor. Bütün dünyada olduğu gibi, doğum sayısı ölümünkinden fazla, öyle ki, her yıl, dünyadan uzak kalmış bu bahtsızlardan on ya da yirmi kişi kabilece ölüme mahkum ediliyor.
Açlık korkusu, Papu kabile reisleri kurulunu pek ilkel, fakat açık bir nüfus sayımı sistemi yaratmaya götürmüş. İlkbaharda yapılan toplantıda, doğanların ve ölenlerin listesi okunuyor. Yirmi doğum ve sekiz ölüm varsa on iki kişinin, topluluğun korunması için kurban edilmesi gerekiyor. Bir zamanlar, dediler, en yaşlıların ölmesi usulmüş, ama kurul üyelerinin çoğu yaşlılardan olduğu için, bunlar bir biçimine getirip, işi kadere ve talihe bıraktırmayı başarmışlar. Ada halkından her birinin, üzerinde resimle ya da işaretle adı yazılı bir tahta parçası var. Korkunç gün gelince, bu tahtalar, kurulun toplandığı kulübeye, gömülü bir kayığın içine konuluyor. Büyücülerin en yaşlısı eline bir kürek alıp dikkatle karıştırıyor. Sonra bu iş için eğitilmiş bir köpek kayığa giriyor, tahtalardan birini alıp büyücüye getiriyor ve kaç kez gerekliyse o kadar sefer bunu tekrarlıyor. Kaderin gösterdiği kurbanların ailelerine veda etmek ve en hoşlarına gidecek şekilde kendilerini yok etmek için üç günlük süreleri var. Eğer üç gün sonra intihara cesaret edememiş biri kalırsa en güçlüler arasından seçilmiş dört kişi onu yakalayıp deriden bir torbaya tıkar, içine taşlar da koyup denize atarlar.
Böyle anlatmak kolay ve mantıklı geliyor, bir bakıma. Ama, bu kanunun dehşeti, feci ya da gülünç sonuçları hakkında bir fikir edinebilmek için, benim gibi bu adamların arasında bir süre yaşamak gerekir. Önce, gebelik duyan her kadın, kulübesine kapanır ve kimseye görünmeye cesaret edemez. O bir düşmandır ve herkes kendisinden nefret eder. Her doğacak çocuk, doğmuş olanlar için bir tehdit, genel bir tehlikedir. Anası ve babası için de öyle……”
Üç günün sonunda gidenlerin ardından, yeniden doğmuş gibi sakinleyen ada sakinlerinin yüzünde en az bir sene daha yaşayacaklarının güveni varmış!
Malenezyalılar Solomon adasının yerlileri, siyahi derilerine rağmen nüfusunun yarısının lepiska sarısı saçları var. DNA’ları bilim dünyası açısından oldukça ilginç çünkü daha önce tanımlanmamış ve soyu tükenmiş bir insan türünün izlerini taşıyorlar. Avrupalılar ve Asyalılar kendi genomlarında şüphesiz olarak Neandertallerin gen varyantlarını taşırken, Malenezyalıların üçüncü ve bilinmeyen bir homininin genlerini taşıması çok enteresan. Sarışınlıkları da Avrupa kökenli değil, bağımsız oluşan bir gen mutasyonundan kaynaklı.. Bu kadar gen çeşitliliğinde, çocukların gülüşü en eşsiz güzellik..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.