Geçtiğimiz hafta sevdiğim bir arkadaşım hayata gözlerini yumarken, aynı günlerde sevdiğim biri torun sahibi oldu. Sanırım kendi ölümümüze kadar bu kayıpları ve doğumları kanıksayacağız. İnsan “ölüm”e, “kayıp”lara nasıl alışır bilmiyorum. Malezya Aborjinleri diye bilinen Orang-Asli kabilesinin yaşam mottosu: “Bugün yaşadığım son gün”. İlkel diye tanımladığımız, küçümseyerek baktığımız insanlar aslında yaşamın en önemli problemini çözmüş. Yaşanılan her günü son günmüş gibi kabul etmek, bu yüzden aldığın her nefesin kıymetini bilmek ne büyük erdem. Hani Behçet Necatigil’e ait “Kitaplarda Ölmek” diye bir şiir vardır. İçinde şöyle dizeler yer alır:
Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez.
.....................................
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.
.................................
Hayat aslında sadece bu kadar; “iki parantez arası”. Kiminin yeni açılıyor, kiminin kapanıyor. Şimdilik aradaki “çizgi”deyiz ve parantezimiz kapanana kadar inadına yaşamaya devam...
Her yeni parantez açıldığında anne-babadan çok büyükanne ve büyükbabaların mutlu olması size de enteresan geliyor mu?  Öyle bir sevgi ki bu, dünyanın bütün coğrafyalarında zaman, kuşak farkı gözetmeksizin aynı şekilde işliyor. Bizzat şahit olduğum anne ve babamın torunlarına karşı sevgisi de, anne ve babamın çalışma şartlarından dolayı beni büyüten büyükannemin sevgisi de, asırlar önce torunları Hasan ve Hüseyin için “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim”, “Allah’ım Hasan’ı sev, onu sevenleri de sev” diye dua eden Peygamberin sevgisi de, eşini ve çocuklarını kaybettikten sonra torunlarının bakımını üstlenmiş, hatta o günleri anlatan şiirlerini L’Art d’être grand-père (Büyük baba olma sanatı) adlı eserinde paylaşmış, “Çocuklarını sevmeyen babalar var ama torununu taparcasına sevmeyen büyükbaba yoktur” diyen Victor Hugo’nun sevgisi de,  Galler atasözünde geçen “Mükemmel aşk bazen ilk torun olana kadar gelmez” sözü de aynı dolaysız, beklentisiz, tamamen “vermek” üzerine olan sevginin göstergesidir. [Buraya önce anne ve babanın ayrı ayrı fotoğraflarını koy. sonra Hugo’nun yolladığım iki fotoğrafını]
Çocuklara karşı çok fazla gösterilmeyen ama torunlara karşı açıkça sergilenebilen bu yoğun sevginin nedeni ne ya da neler olabilir? (Bundan sonra yazacaklarım tamamen gözlemlere dayalı olduğu için hatalı düşündüğüm, analiz ettiğim noktalar olursa özellikle torun sahibi olan kişiler tarafından uyarılmak isterim :) )  
Öncelikle şunu kabul edelim: büyükanne ve büyükbabalar, torunlarını, çocuklarından daha çok sevmiyorlar. Sadece sevgilerini gösterme şekilleri daha hoyratça olabiliyor. Bunun bazı nedenleri var: mesela Türkiye’de yakın zamana kadar kırsal yaşam, şehirdeki yaşamdan fazlaydı ve kırsal yaşantıda “geniş aile”li bir yaşam söz konusuydu. Yani çoğu yerde maddi yetersizlikten kaynaklı olarak bir erkek, evlendiğinde gelini babaevine getiriyordu. Aynı evde birden çok aile bir arada yaşayabiliyordu. Böyle bir ortamda doğan çocuk ile “babanın karşısında çocuğu sevmek ayıp” diye ilgilenmiyor gibi olmak normal sayılıyordu. Zaten kısmen feodal gibi olan bu toplumlarda “çocuk” yapma amacı da toprağı işleyecek adam sayısının fazla olması, kalabalık ailelerin daha söz sahibi olması v.s gibi bugün için çok da anlamlı olmayan faktörlerdi. Bu anlayış çoğu yerde yıkılmış olsa da, hala babasının karşısında çocuklarını sevmeyen bir güruhun varlığını inkar edemeyiz. İşte o insanlar sevgisini torun üzerinden ikame ediyor. Şehir insanının çocuklarını sevmiyor gibi görünmesinin nedenleri ise çalışma hayatı, disiplin ve beklenti gibi parametreler. Esasında “çocuk sevgisi” ile “torun sevgisi” aynı düzlemde mukayese edilebilir sevgiler de değil. Çünkü ebeveynliğin sorumluluğu ile büyükanne ya da büyükbaba olmanın sorumluluğu aynı değil. Ebeveynlik çok zor bir iş. Sevecen ama aynı zamanda çocuğun gelişimi için kimi zaman sert disiplin içinde olmanız gerekiyor. Bu da çocuk üzerinde “beklenti”yi artırıyor. Torun sahibi olunduğunda ise bütün faktörler ortadan kalkıyor ve sadece dolaysız “sevgi” kalıyor. Amerika’da yapılan bilimsel araştırmaya göre büyükanne ve büyükbabasıyla yakın ilişkide bulunan torunların depresyona girme olasılığı daha düşükmüş. Bunun nedeni basit: çocuk sevgi istiyor. Ebeveynde bulamadığı dolaysız sevgiyi büyükanne ya da büyükbabasından alabiliyor.
https://academic.oup.com/gerontologist/article/56/3/408/2605571
Tüm bunların yanında ebeveynken yapılan hatalardan ders çıkarmak, zamanın verdiği olgunlukla daha dirençli, daha sabırlı yaklaşım gibi yönelişler de torunlarla olan bağı artırıyor.
Kim bilir torunlara karşı duyulan bu sevginin arkasında bir tür “günah çıkarma” durumu vardır. “Sevgi günahkarlığı”... Dile getirilmemiş, dile getirilememiş, fırsat olmamış, geç kalınmış, yok sayılmış sevgiler... Tıpkı Behçet Necatigil’in o muhteşem şiirindeki gibi:
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.
Onlarca sevgimiz var; evlat, torun, anne, baba, eş, sevgili, kardeş, arkadaş, kedi, köpek, doğa... Sevmek güzel, o sevgiyi dile getirmek daha da güzel. Vakit dolmadan, parantez kapanmadan....

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.