Yaşama başlamanın doğum, yaşamdan göç etmenin ölüm olduğu; arada var olanın da hayat ya da yaşam olduğu biliniyor. Doğum bizden başkalarının karar verdiği bir olay. Hamileliğin ilk haberi annenin olur. Daha sonra eş, anneler babalar ve tüm yakınlar bu sevinci paylaşır. Dünyaya gelişin sevincini sizden birileri paylaşıyor.
Hayata başlarken hatırlayamadığımız, bilemediğimiz, belirleyemediğimiz yolun sonundaki süreci kestiremediğimiz bir süreç, işte bizim aradaki yaşamımızdır. Bu bizim aradaki ile tanımlayacağımız bir hikâyemizdir. Gerçek ve gerçek olmayan yönleriyle yaşamımıza katkı sağlayan bizim hikâyemiz ancak bizim tarafımızdan bilinenlerdir.  Şairin dediği gibi geçtiğimiz iki kapılı han, bizim bezediğimiz yaşamın ta kendisidir. 
Bugün var olan evrenin neresinden dünyaya açılan bakış, orada şekillenir. Orada eğitilir. Orada sefalete ya da lükse ulaştırılır. İster yaradılışın tanrıdan olduğuna inanılsın, ister evrim teorisine inanılsın; yeni hayatın iki kapı arasındaki dilimi yaşamın başladığı yerle yüz yüzedir. 
Gök kubbenin altı her yerde aynı değildir ki yaşam her yerde aynı olsun. Üstünde yaşadığımız toprak her yerde aynı değildir ki yaşam aynı olsun. O halde doğuşta bir adaletsizlik var. Bu adaletsizliğe karşı koymanın çaresi yok. Ancak bundan sonraki iki kapının arasındaki süreç işte bizim hikâyemizdir. Bu hikâyeyi biz yazacağız. 
Yaşama nereden başlanırsa başlansın, acımasız despotlar, dünyaya hakim olmak için yanan diktatörler, öldürmeyi yaşamın tek anlamı sanan zavallı seri katiller, koydukları kuralları takipten yorgun düşen ve ayakları kendilerinden başka hiçbir şeye dolanmayan politikacılarla doludur. 
Yaşam bu olgulara karşı bir çarelerin üretilmesinden yanadır. Bundan yüz yıl önce yaşam doğal sürecini yaşıyordu ve bu süreç beklide maksimum yarım asırdı. Bu gün artık insanlar doğal gelişimini terk etti. Oysa insanda doğadaki diğer canlılar gibidir. Onlara benzeyen içgüdülerimiz, sezgilerimiz, doğal yeteneklerimiz var. Ancak dünyanın varlıklarının daha iyi paylaşım ve sahip olma güdüsü insanı başka yerlere götürüyor. Sonunda doğadan kopuk bir yaşamda tüm doğa nimetleri teker teker yitiriliyor ve insan kendi kurguladığı anlamsız bir yaşama mahkûm ediliyor. 
Doğal yaşamı aslında hepimiz istiyoruz. Ancak televizyonsuz, cep telefonsuz, otomobilsiz, asansörsüz, nükleer silahsız bir yaşamın olmasını da beceremiyoruz. Aslında tüm bu teknolojik buluşlar bir yandan hayatımızı kolaylaştırıyor, bir yandan da bizi doğal yaşama yabancılaştırıyor.
Yaşam her ne kadar bedenle ilgili bir olguysa da; insanın ruhsal hali iki kapı arasının kalitesi ile çok ilgilidir. 
Yeni girdiğimiz 21. Yüz yıl insan yaşamına nelerin kattığını daha iyi algılıyoruz. Dünyada  yaşam,  kalitesinin yükseldiği, ömrün uzadığı bir gerçek.  Ancak, herkesin elinde bir veya birkaç ilaç kutusu, birkaç vitamin bulunduğu da bir gerçek. Aksi takdirde kendi türünü öldüren canlı olarak insanoğlunun katliamına, işkencesine, zulmüne savaşlarına,  dayanılmaz. 
Bence nerede yaşanırsa yaşansın öncelik sevmenin önceliğidir. Sevginin olmadığı bir ortamın hikâyesi de ağır bedelli olur. O halde sevmeliyiz.  Sevmek, içinde gizli bilmeceler gibi zengin koca bir ülkedir.  Öğrenmek yeniden başlamalı sevmenin başladığı yerde.  Sevmek soylu ve sonsuz onurlu bir davranıştır.  Doğum ve ölüm arasında yaşanan düşmanlık da ancak sevmekle yenilebilir.
Sevgili okurlarım, sevginin olmadığı yerde tüm hastalıklar vardır. Sevgi paylaşım ister. Sevgi kalıcılık ister. Sevgi dönülmez bir yoldur. Eğer yaşam kalitenizi yükseltmek istiyorsanız, doğadan kopmayınız. Ona ihanet etmeyiniz. Doğayı tüm canlıları ile kabullenin.
İki kapı arasındaki yolunuz hastalıksız ve sevgi dolu olsun.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.