20 Ağustos 2019 Salı

Öztrak’tan Tek Adamlık açıklaması

Başarılı siyasetçi Parlamento Dergisi'ne konuk oldu

CHP Eski Tekirdağ Milletvekili Enis Tütüncü, Parlamento Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

08 Haziran 2019 Cumartesi 14:40
Bu haber 1013 kez okundu
Başarılı siyasetçi Parlamento Dergisi'ne konuk oldu

CHP Eski Tekirdağ Milletvekili Enis Tütüncü, Parlamento Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

1983 yılından beri siyasetin içinde olan ve 1989 yılında TV izleyicileri tarafından en başarılı panelist seçilerek siyasetin gündemine oturmayı başaran Tütüncü, gerçekleştirilen röportaj kapsamında hem kendisinden, hem de o dönemlerde unutamadığı anılarından bahsetti.

1.     Hayat yolculuğunuz nerede ve ne zaman başladı?

 

Öncelikle Parlamento Dergisinde, bana böyle bir olanak sağladığınız için teşekkür ederim.

 

Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde 1943’te doğdum. İlk ve orta okulu Malkara’da okudum. Kabataş Erkek Lisesi ve İst. Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum.

 

1970 yılında Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT) girdim. Lisansüstü çalışmamı, Manchester Üniversitesinde ekonomik kalkınma ve planlama teknikleri konusunda yaptım. 1978  Bülent Ecevit hükümetinde, özlük haklarımın DPT’de kalması koşuluyla, Başbakanlık özel danışmanlığına getirildim. Başbakan Yardımcısı Prof. Turhan Feyzioğlu’na bağlı, Bakanlıklar Arası Sosyal İşler Koordinasyon Kurulunu yürüttüm.

DPT’deki (1970-1983) yıllarımda; OECD Paris SOPEMİ Uzmanlar komitesinde Türkiye katılımcısı (1976-1977), Başbakanlık Özel Danışmanı (1978), Birleşmiş  Milletler Kalkınma Teşkilatının (UNDP) Pakistan, G.Kore ve Endonezya (1980) özel çalışma turu raportörü, Dünya Bankası (ABD) Ekonomik Kalkınma Enstitüsü  Ulusal Ekonomi Yönetimi seminerleri katılımcısı (1982) oldum.

DPT dışında ise, Türkiye İş Bankası ile Türkiye Sınai Kalkınma Bankasında Yönetim Kurulu Üyelikleri (1996-2002) yaptım.

2.     Siyasete ilginiz ne zaman ortaya çıktı, aktif siyasete ne zaman katıldınız?

1983 yılında Erdal İnönü’den  Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) kurucu üyeliği daveti geldi. DPT’den ayrılıp SODEP kurucu üyesi olarak  siyasete girdim. Ancak, 12 Eylül komuta kademesince veto edildim.

 

Genel seçim sonrasında vetolu Erdal İnönü, tekrar SODEP Genel Başkanlığına getirildi. Bu arada, aralarında benimde bulunduğum vetolu kuruculardan 10 üye de Partiye yeniden davet edilmişti.

 

1986’da SHP Gn. Sek. Yardımcısı oldum ve 1987’de tüm üyelerle yapılan önseçimle Tekirdağ Milletvekili seçildim.

 

3.     Milletvekilliği döneminizde ne tür görevler aldınız? O yıllardan unutamadıklarınız nelerdir?

 

1983’teki vetoyu da dikkate alırsak, 1983 - 2011 arasında 28 yıl kesintisiz süren siyaset yaşamımda, ancak 3 dönem (12 yıl)  milletvekiliydim. 16 yıl içinde ise, milletvekili gibi hem yöremde hem de Türkiye genelinde siyaset yaptım. Yapılan tüm genel seçimlere, biri dışında, önseçimlere katılarak aday oldum. Kurultaylarda, Parti Meclisine sürekli seçilen kişiydim. SODEP kurucu MKYK üyesi,  SHP Genel Sekreter Yardımcısı, CHP MYK üyesi ve CHP Araştırma - Proje Merkezi kucusu ve sorumlusu oldum.

 

Milletvekilliği dönemimde, Plan ve Bütçe Komisyonunun kadim bir üyesiydim. Ayrıca Dünya Parlamentolar Arası Birlik (PAB) ve NATO Parlamenterler Asamblesi Türk Grubu üyeliklerinde bulundum.

 

Siyaset yıllarımda unutamadığım o kadar çok şey var ki, üçünü anlatayım.

 

Birinci anım, siyasetin gündemi ve kalitesi ile ilgilidir. 1989 yılında 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı, TBMM’ne sunulmuştu. Meclis’te, ANAP,  SHP ve DYP olarak üç parti vardı. SHP’ den Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerinden biriydim. Bu planı “Pembe Plan” olarak değerlendirmiş, SHP ve DYP olarak şiddetle karşı çıkmıştık. “Plan’ın kabulünü takiben, TRT programcısı Ali Kırca,  televizyonda Plan’ın tartışılacağı bir panel düzenledi. SHP için bana çağrı yapılmıştı. ANAP’tan Dr. Yusuf Bozkurt Özal, DYP’den Prof. Dr. Tevfik Ertüzün ile Ekonomi ve Hazine Bakanı Güneş Taner, diğer panelistlerdi. Bu arada, zamanın önde gelen gazetelerinden Tercüman, Panel’in  en başarılı katılımcısını seçme kampanyası başlatmıştı. Dileyen izleyiciler, bu gazetenin belirlediği telefonları arayarak başarılı bulduğu panelisti söyleyeceklerdi. Kamuoyunda büyük bir heyecan ve merak dalgası yaratılmıştı. Üç gün sonra sonuç açıklandı. İzleyiciler en başarılı panelist olarak beni seçmişlerdi. Beni sabahın köründe ilk tebrik edenler, diğer panelist arkadaşlarım olmuştu. Öğleden sonra, Başbakan Turgut Özal, Meclisteki odama gönderdiği çiçekle beni tebrik ederken, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Meclis Genel Kurulunda oturduğum yere bizzat gelerek beni kutlamıştı. Genel Başkanımız Erdal İnönü ise, Meclisteki makamında beni, pasta ikramıyla ödüllendirmişti. Bakar mısınız? Bir zamanların Türkiyesinde, siyasetin gündemi,  kalitesi ve zerafeti hangi düzeydeymiş?

 

İkinci anım, dış politika ile ilgili milli davalarda, başarı yolunun tüm partilerin bir yumruk gibi kenetlenmesinden geçtiği gerçeği hakkındadır. 1990 yılında Bulgaristan Tador Jivkov diktatörlüğü yönetimindeydi. Soydaşlarımıza karşı soykırıma girişilmişti. Ecdadımıza ait mezar taşları dahi parçalanmaktaydı. Soydaşlarımız Türkiye’ye göçe başladılar. Bulgaristan’ın yaptığı zulmü Dünya’ya anlatmakta zorlanıyorduk. Çünkü O zaman Sovyetler Birliği dağılmamıştı ve Bulgaristan bu birlikteydi. Dünya siyaset platformlarında blok olarak Türkiye’nin karşısına dikiliyorlardı. Ayrıca, diğer ülkelerdeki Rum ve Ermeni lobilerinin desteklediği Parlamenterler de Bulgaristan yanında saf tutmaktaydılar. Dünya siyaset platformlarında, Türkiye’nin Bulgaristan’ın iç işlerine karıştığı, Osmanlı dönemindeki yayılmacı politikalara dönme manevraları içinde olduğu iddia ediliyor ve Türkiye’yi  kınayan kararlar çıkartılıyordu. O zaman Sinop Milletvekili Özer Gürbüz ile birlikte SHP’den Dünya Parlamentolar Arası Birlik (PAB) Türk Grubu üyeliğine seçilmiştik. Grup başkanı ANAP Ankara Mv. Barlas Doğu idi. Tarihsel bir mücadele başlattık. Nihayet, Uruguay Punta Deleste’de yapılan PAB toplantısında, stratejik önem taşıyan siyasi komiteye, ilk defa bir Türk parlamenter olarak benim girmemi sağladık. Toplantılarda temel dayanağım, Atatürk’ün “İnsan ve Yurtseverlik Odaklı Milliyetçilik Anlayışı” ile “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesi olmuştu. Siyasi komiteden,  Bulgaristan’ın ilk defa kınandığı bir karar çıkarttık. Bu kınama kararını, sonraki Londra toplantısında, PAB’ın resmi görüşü haline getirttik. Türk Grubunun bu başarısı, Bulgaristan’daki Tador Jivkov rejiminin de sonunu getiren, önemli dayanaklardan biri olmuştur.

 

Üçüncü anım ise, Anadolu Solu (İnsan Odaklı Sol) siyaset açılımı ile ilgilidir. 1997 yılında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP’nin Sosyal Demokrasi anlayışının merkezinde insanın bulunduğunu açıklamış ve Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye yaptığı, “Ey Oğul, İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşaşın” vasiyetini odasına aşmıştı. Anadolu felsefesi ve hümanizması önderleriyle; Ahmed Yesevi’lerle, Mevlana’larla, Hacıbektaş’larla, Yunus Emre’lerle iftihar ettiğimizi  ilan etmişti.

 

 Ben O zaman CHP MYK üyesi ve Araştırma-Proje Merkezi sorumlusuydum. Özel Web Sitemde ise, Anadolu Felsefesi ve Hümanizması üzerindeki araştırmalarımı yayınlamaktaydım. Bu arada kimi Parti Meclisi üyeleri Baykal’ı, “CHP’yi şeyhlerin şıhların peşine taktı” diye suçlamaktaydılar. Parti Meclisinde, Genel Başkanı destekleyen konuşmalar yaptım. Böylece, İnsan Odaklı Sosyal Demokrasi (Anadolu Solu) açılımını ilk ben sahiplenmiştim. Kökleri, 13. Yüzyıl Anadolu Felsefesi ve Hümanizmasına uzanan, Cumhuriyet Devrimi ile ete kemiğe bürünen, “Devrimcilik İlkesinin” sürekli değişim ve gelişim anlayışı uyarınca, Atatürçülük/Kemalizm ile Sosyal Demokrasiyi  insan odağında bütünleştiren  bir siyaset açılımı idi.  2002 yılında (22. Dönem) önseçimle yeniden Meclis’e girdiğimde, Anadolu Solu’nu politikalar boyutunda ete kemiğe büründürmeye çalıştım. Bunların bir bölümünü “Anadolu Solu” adıyla kitaplaştırdım. Anadolu Solu değerinin anlaşılamamış olmasının üzüntüsünü, hala yaşamaktayım.

 

Çok sayıdaki anım içinden burada, neden üç tanesini seçtim?

Bakınız! Bin yıldır bu coğrafyada yaşanan büyük acılara karşın, bu toprağın insanları 13. Yüzyıl Anadolu’sunda oluşan inanç, felsefe ve kültür değerlerine dayanarak bir arada yaşama gücünü bulmuşlardır.  Söz konusu değerler sistemi, Anadolu İslam Felsefesi ve Hümanizması ile, aklı ön planda tutan Anadolu Müslümanlığı (Günümüzde Türkiye Müslümanlığı) yorumudur.

Bu değerler sistemini çok iyi bilen Atatürk, toprağımızın insanı ile bu temelde bütünleşmiş, bu değerleri, akıl ve bilim süzgecinden geçirerek Cumhuriyetin mayasına katmıştır. Bu mayalanmadan, parlamenter demokrasiye yelken açan, üniter, bağımsız, laik Türkiye Cumhuriyeti ve Ulusçuluk anlayışı doğmuştur. Atatürk, Türk Milleti tanımını, hiçbir din, mezhep ve etnik farklılığı gözetmeksizin, herkesi kucaklayan bir çatı kavram olarak düşünmüş ve bunu “insan odaklı yurtseverliğe” dayandırmıştır. Bu nedenle, kendi el yazısıyla şöyle yazmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına, Türk Milleti denir.”

Türkiye Müslümanlığı yorumunu çok önemsiyorum. Bu yorum, İran, Mısır ve Arabistan başta olmak üzere, günümüze değin yapılmış ve sayısı 110’u bulan diğer bütün İslamiyet yorumlarından özü itibariyle farklılık göstermektedir. Bizim İslam yorumumuz, itikadi açıdan aklı ön planda tutan Maturidilik temelinde, Meşşailik, İşrakilik, Vahdet-i Mevcut ve Vahdet-i Vücut felsefelerinden harmanlanmış tasavvuf ağırlıklıdır. Tasavvuf, bilindiği üzere, İslamın ruh ve sonsuzluk kurumudur ve  İslamiyet’in özü adına uğraş verir.

Atatürk, İslam’a olan inancını şöyle ifade etmiştir:

Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir Müslümanım. (Trabzon, 16 Eylül 1924)

“Dinde zorlama yoktur.” Bakara-256 ayetini ise Atatürk’ün şöyle yorumladığını düşünmekteyim.

“Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiçbir kimseyi, ne bir din ne de bir mezhep kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep, hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. (1930, Kılıç Ali) “

Sonuç olarak, paylaştığım anılarla ilgili olarak, çok önemli bulduğum kimi sorunları vurgulama sorumluluğunu duymaktayım.

Parti farkı gözetmeksizin söylüyorum. Zamanımızın gerginlik ve öfke yaratıcı siyaset üslubu, toplumsal yapımızda “bizden ve öteki” şeklinde ciddi bir ayırıma yol açmaktadır. Bu durum, Anadolu Felsefesi ve Hümanizmasından bize miras kalan sevgi, saygı, hoşgörü, dayanışma, alçakgönüllülük, adalet ve ahlak gibi değerlerimizi önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bakınız! Dünya’nın hangi ülkesinde Türkiye’deki gibi, gerginliğe, suçlamaya, hakarete ve kavgaya yönelik siyaset üslubu vardır Allahaşkına?

 

Öte yandan, siyasette dini değerlerin kullanımındaki artışa paralel olarak, her kafadan farklı sesler çıkmaya başlamış, böylece bu topraklarda asırlardır yaşanan İslamiyet yorumu açısında da Milletin kafası karıştırılmıştır. Öyle ki, yurttaşlarımızın önemli bir bölümünde, “eğer Müslümanlık buysa, ben müslüman değilim”  kabilinden tepkiler doğmaktadır. Nitekim bu duruma, Sayın Cumhurbaşkanı dahi sessiz kalamamış, kafaları karıştıran fetvacı hocaları kastederek, “İslam’ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz bunlar” diye tepki göstermiştir. Bu durum, mızrağın artık çuvala sığmadığının en somut delilidir.

 

İşin özü olarak, Milletimizin çimentosundaki/harcındaki başlıca ögeleri oluşturan Türkiye Müslümanlık yorumunda, eğitim-kültür-sanat-eğlence-dinlence gibi  ortak paydalarımızda, demokrasi ve siyaset anlayışlarımızda ciddi farklılaşmalar gözlenmektedir.

 

Emperyal güçlerin Türk Milletini bugüne kadar bölmesi, parçalaması mümkün olamadı. Ancak Milletimizin çimentosunu/harcını oluşturan söz konusu ögelerdeki farklılaşmalar, nereye hizmet eder? Türkiye söz konusu olumsuzlukları, nasıl ve daha ne kadar süre taşıyabilir? İşte bana göre, Türkiye’nin bekası ile ilgili asıl sorunlar bunlardır. Ayrımsız tüm siyasetçiler olarak, giderek büyüyen tehlikenin farkına varmamız ve acilen kendimizi toparlamamız gerekiyor.

4.     Uzun yıllar aktif siyaset içinde bulundunuz. Siyasette yer almak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Atatürk ve arkadaşları, Osmanlı coğrafyasındaki din, mezhep, etnik ve kültür farklılıklarının, emperyalist güç odakları tarafından nasıl acımasızca istismar edildiğine bizzat şahit olmuş ve bunların feci sonuçlarını da bizzat yaşamışlardır. Söz konusu istismar senaryoları hala sahnededir..

Bu itibarla, Cumhuriyetin kuruluş dayanaklarına partiler üstü bir anlayışla sahip çıkmamız lazım.  Bunlar yüz yıldır canlılığını, evrenselliğini koruyor. Hangisi eskidi; Cumhuriyet devriminin amacı mı, laiklik mi, ulus kavramı mı, halkçılık mı, eğitim birliği mi (tevhid-i tedrisat), yurtta barış dünyada barış mı, insanın yaratıcılık ediminin destekleyicisi devletçilik mi? Evren’in en temel yasası olan değişim ve gelişimi öngören devrimcilik mi? Hiçbiri. Bugün bu ilkelerin yerine konacak başka güçlü argümanlar var mı? Yok! Etnisitenin ve mezhepçiliğin ülkeleri nerelere götürdüğünü her an yaşayarak görmekteyiz.

Özge Ebecek
Haber Merkezi

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    banner12
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SPOR TOTO SÜPER LİG
    Tür seçiniz:
    SAYFALAR
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV