Taksim’de 2017 yılında açılan bir sergide Anadolu’nun zengin kültürünün öğeleri tanıtılıyordu. Reyonları gezerken hepsini almak gibi bir duyguya kapıldım bir anda ve hemen kendime geldim. Seçerek ve beğenerek üç parça eşya alacaktım. Hepsi el emeği ve göz nuru ürünlerdi. Ben seçerken bir hanımefendi yanımda belirince kendisinden yardım istemiştim. Meğer bu hanımefendi serginin sahibiymiş.
Elisabeth Strup Madzar
Elisabeth Hanım Fransa’da doğmuş, Samsun’a gelin gelmiş... Babasının işinden dolayı Anadolu’nun zengin ve köklü kültürüyle çocuk yaşlarda tanışma fırsatı bulmuş.
1989 yılından itibaren parçalı bohça sanatıyla uğraşmaktaymış. Sanatıyla dünyada iz bırakmanın en büyük amacı olduğunu söylemişti. Kendisiyle yaptığım söyleşiden aldığım notları sizlerle paylaşayım: 
Elisabeth Hanım ile söyleşi
… Ankara, Eskişehir, Edirne’de sergi açtık. Osmanlının ilk başkenti Bursa’da da sergi açmayı düşünüyoruz. Bunlar nüfusları kalabalık şehirlerdir. Dolayısıyla daha çok kişinin dikkatine sunmuş oluruz.
Tünaydın / C: Katılımcılar genellikle orta yaş ve yukarısı. Gençleri kendi aranıza çekmeyi düşündünüz mü?
E: Gençlerin katılması tabii ki çok güzel olur. Ancak gençlerin vakti yok. Bu çalışmalar emek ve zaman gerektirir. Serginin bu hale gelmesi, bizim 21 yıllık çalışmamızın sonucudur. Zaten çoğumuz da 40 yaş ve sonrasında başladık tecrübelerimizi ortaya koymaya.
Aslında böylesi çalışmaların okullarda olmasını çok isterim. Bizim makas sorunumuz var. Bunu kit yaparak yani hazırlayarak çocuklara öğretebiliriz. İyi de olur; ama çok küçük yaşta olmamaları gerekir. Renk, biçim, şekil olarak hem de sembolik olarak bir şeylere baktıkları zaman içindekini görmeyi öğrenirler.
İnsanlar sadece bakıyor; ama görmüyor. Beraber çalıştığımız hanım arkadaşlarımızla bu işe başladıktan sonra motifi, biçimi, geometriyi veya simetriyi çok daha iyi algılayabiliyoruz. Çocukların iyi yetişmesi için bu sanatın çok yararlı olduğu söylenebilir.
Tünaydın / C: Üniversitelerle işbirliği veya orada ders vermek gibi bir düşünceniz var mı?
E: Bu iş zaman meselesidir. İstanbul zor bir şehir, biz İstanbul’u çok seviyoruz; ama o bize çok zorluklar çıkarıyor. Ekonomik yönden bir sıkıntımız yok… Sadece yol, zaman, taşınma, malzeme emniyeti vb konular hep aleyhimize oluyor.
Bana soruyorlar; neden satış yapmıyorsunuz, diye… Kazanç gibi düşüncelerden ziyade buraya gelen kişilerin takdirleri, övgüleri ya da eleştirileri önemlidir bizim için. Hangi yoldayız, eksiklerimiz nelerdir, gibi soruları kendimize sormamıza vesile oluyor.
Satış, bir günlük mutluluktur. Objelerin burada kalması ömür boyu mutluluktur. Her bir eseri yapmamız çok uzun sürüyor. Örneğin; bir yatak örtüsünü satmış olsak yerine yenisini koyabilmemiz için sekiz ay gerekir.
Her şeyi satmış olsaydım, bugün bu sergiyi açamazdım. Sergide yer alan bu eserler tüm Anadolu’yu titreştirir. Satsam ne getirir, ne kazandırır bana? Oysa o parçanın bu sergide bulunması bir şeyleri titreştirmesi, enerjisini yayması, bir şeyi hatırlatması veya uyarması ya da duygulara kapı açmasına yol açar.
Diyelim ki, şu karşıdaki tanrıçayı sattım. Ne olacak sonra? Oysa o eserin burada bulunması, gelen insanlara benim açıklama yapmama ve onların ufuklarının açılmasına katkı sağlamama vesile oluyor.
Şurada 1988’de yaptığım bir “Anadolu” var. İçinde 2.800 adet üçgen parça vardır. Yüzeyinde Anadolu’nun gizemini ve karmaşasını barındırdığı için en beğendiğim eserimdir. Her yüzeyin kendi iç düzeni vardır… Yurt dışında da çok beğenilen bir parçadır. Yabancılar bu ilginç yapıyı görebiliyor, yakalayabiliyor, kumaşlarla birlikte sanatı takip edebiliyorlar.
Demin gezenlerden bir soru almıştım. Verdiği cevabı burada zikretmek isterim: Objeleri satmıyor, müzelere de vermiyoruz. Bu bizim Türk kültürünü yaşatmak amacını güttüğümüz bir uğraşıdır.
Amerika, Avusturya ve İngiltere’de koleksiyonerler, bu gibi eserleri görse buradan çıkmaz. Dürbününü veya lup’unu alır burada yatar. Saatlerce bu eserleri seyreder. Böyle bir kitle var. Halbuki burada o kadar dikkatli göz yok…
Gezerken hissettiklerim
Bölümleri birlikte gezerken konuşmalarımızı da sürdürüyoruz. Anadolumuzun kültür varlıkları, ilk yerleşimden itibaren dünya kültürü içinde yerini almış olmasına rağmen bugün dünyaya yeteri kadar tanıtılabiliyor mu acaba? Ülkemizin sanatçıya ve sanat eserlerine bakışında erime olduğu bir dönemde Türk kültürüne adeta sevda derecesinde bağlı olan bu kadar nitelikli insanla bir arada olmak gurur vericiydi benim için...
Israrla deftere yazı yazmamı istiyordu. El emeği ve göz nuruyla ürettiklerine hayat veren bu değerli insanların her birisi kendi dalında yetkin durumda ve kültürümüzün yaşatılması konusunda gayretliydi…
Ah, imkân olsaydı da iki saat civarında yaptığımız o konuşmaların tamamını buraya yansıtmış olabilseydim. Konu Anadolu, el emeği ve göz nuru olunca bu kadarcık bir anlatımla yetinemiyorum. Hepsinin kulakları çınlasın.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.