Çanakkale’den İstanbul’a
Hasta adam (!), 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile yatağa düşmüştür.  Varisleri, mirası paylaşmak, daha doğrusu ganimet elde etmek için başına üşüşürler.  Dayatma ile dikte ettirilen bu mütarekenin maddeleri arasında Osmanlı Ordusu’nun terhis edilmesi, silahlarının toplanarak İstanbul’a gönderilmesi ve Kilikya gibi sınırları net olarak belli olmayan yerlerde meydana gelebilecek olaylara karşı İngilizlere müdahale yetkisi tanıması gibi amir hükümler vardır.  Hele 7’nci maddesi “gerek görülen stratejik noktalara el koyma” yetkisi ile devletler hukukunu adeta hiçe sayar niteliktedir.
İzmir’in işgali hemen başlar, Çanakkale ve İstanbul Boğaz Komutanlıklarının faaliyeti durdurulur.  Ağlayarak vatan hizmetine gönderdikleri oğullarını, zamanından önce terhis edilmiş gören anaların yüreği yanmış,  vatan savunmasız kalmıştır.
13 Kasım günü İtilâf Donanması’nın 63 parça gemisi İstanbul’a girmiş ve başkenti denizden kontrol altına almıştı. Padişah, saltanatının derdinde, çıkarcı çevreler yabancı istilâ güçlerinin himayesi peşinde, fanatik Rum ve Ermeni çeteleri ise işgal kuvvetlerini davet eder bir tutum içindedirler.  9 Kasım 1918’de bir Fransız alayı, Doğu Trakya’ya gelerek Uzunköprü – Sirkeci demiryolunu ele geçirmiş, daha sonra bu demiryolunun muhafazasını bir Yunan taburuna devretmiştir.
İstanbul’un denizden kontrol altına alınması
İşgal kuvvetleri, 16 Mart 1920 günü imparatorluk başkentindeki tüm resmi kurum ve kuruluşlara el koydular. İstanbul’da belki petrol yoktu ama rayici yüksek bir borsasının olduğu, merkez bankasında altın bulunduğu, imparatorluğun en büyük limanı olan şehirde yoğun bir ticari faaliyetin döndüğü biliniyordu. 
İşgalci kuvvetlerin “Hadi gidin artık” denildiğinde gitmeyeceklerini her iki Körfez Harekâtı’nda, Libya’da, Suriye’de, Vietnam ve Afganistan’da görmüştük. Bugün nasıl olduysa dün de aynısı olmuştu. Mücadele etmeden gitmemeye yeminliydiler...
Neden Samsun?
18 Kasım 1918 tarihinde Osmanlı Mebusan Meclisi’nin yaptığı toplantıda Trabzon mebusu Hafız Mehmet Bey haykırıyordu:  “...Harbiye Nazırı nerelerin tamamen işgal edildiğini bilmiyor...”  Adana ve Mersin civarında Fransızlar Ermenileri kullanmakta, Samsun ve civarındaki fanatik Pontus Rumları, çeteler oluşturarak halkı soymakta ve işkence etmekteydiler.   
Ermeni ve Rum göçü, 50’den fazla Pontus çetesinin türemiş olması Samsun’u huzursuz kılmıştı. Samsun, Anadolu’ya açılan önemli bir limandı. İngilizler 9 Mart 1919 günü bu limana küçük bir askeri birlik çıkarmışlar, bir müfrezeyi de Merzifon’a göndermişlerdi. 
Türk birlikleri bu duruma tepki göstermiş, makineli tüfek bölüğü Teğmen Hamdi, erleriyle birlikte dağa çıkmıştı. İttihatçı bir hareketin başlamasından çekinen işgal kuvvetleri, bilgi almak üzere Osmanlı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’yı sıkıştırıyordu.
İngiltere, 21 Nisan 1919 günü hükümete bir nota vererek asayişin Samsun’da derhal temin edilmesini aksi halde bölgenin işgal edileceğini duyurmuştu. Konu bu derece önem kazanınca asker ve sivil kesim üzerinde süratle otorite kurabileceğine inanılan saygın bir komutanın bölgeye gönderilmesi gerekiyordu. 
Neden Mustafa Kemal?
Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin en buhranlı döneminde önemli siyasi ve askeri olayları bizzat yaşamış bir kişidir. Her olaya öngörülü yaklaşımı, idarecileri yönlendirmesi, ülkemizde ve çevremizde meydana gelen olayları doğru değerlendirmesi ve dürüstlüğü ile herkesin güvenini kazanmış tecrübeli bir komutandır.  Fransa’da yapılan askeri manevraları görmesi ve yaptığı tenkitler, kendisini onlara kabul ettirmesine; Vahdettin ile yaptığı üç haftalık Almanya gezisi ise Osmanlı Devleti hakkında yabancıların düşüncelerini öğrenmesine neden olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa bu göreve atanınca İngiltere de atamayı uygun görmüş, Mustafa Kemal ve beraberindeki heyet 16 Mayıs 1919 günü vapurla Samsun’a hareket etmişti. Hareketin hemen öncesinde Rauf Orbay, Mustafa Kemal’in kulağına eğilerek, bineceği geminin İngilizler tarafından batırılacağını fısıldamıştı. Artık karar verdiğini belirten Mustafa Kemal de bu yolda ölmeyi tercih ettiğini söylemişti.    
Sonun başlangıcı olamaz
Yoksul ama inançlı Anadolu insanı, Mustafa Kemal’i 19 Mayıs 1919 günü Samsun limanında karşılamış ve onu lider olarak görmüştü. Günümüzde bazı maksatlı çevreler, kasıtlı olarak Mustafa Kemal’in milli mücadeleyi başlatan kişi olduğunu kabul etmek istememekte ve mücadelenin milletin gücüyle verildiğini belirtmektedir.
Oysa bugün söylenen bu sözleri dün zaten Mustafa Kemal söylemişti. Millet olmadan hangi topraktan, hangi vatandan bahsedilebilirdi? Gırtlağına kadar terörizme bulaşmış bir kişiye, Apo’ya bile hınç duymayan bazı çevreler, Cumhuriyet’in kurucusuna dil uzatıyorsa onu tanıyamamış, fikirlerini anlayamamış demektir. 
Adını bile terennüm etmek istemedikleri Türk milletini iyi tanıyamamışlardır. Hatta bir adım daha öteye gidersek, kökü çok eskilere dayanan Türk milleti kavramı, milli eğitimde ehil olmayan ellerde tam olarak anlatılamamıştır.
19 Mayıs bizim için sonun başlangıcı olamazdı. Yeniden diriliş ve varoluş mücadelesi olarak tarih kitapları içinde yerini almıştır. Milli Mücadele’nin başlangıcı kabul ettiğimiz bu tarih, H. Edip Adıvar’ın ateşli mitinglerine, kucağında çocuğuyla kağnı peşinde yürüyen nice Anadolu kadınının destan yazmasına, Mehmetlerin bayraklaşmasına, Türk Ulusu’nun kendi devletine ve egemenliğine kavuşmasına zemin oluşturması bakımından önemlidir.  
Daha sonra kurulacak olan Cumhuriyet idaresinde yenilik ve devrimlere dönük olması ve mazlum milletlere örnek olması bakımından ise anlamlıdır. 19 Mayıs tarihi, şu anda Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.